Türkiyede Temel Bilimlerde İlk Araştırmacılar

Bir konu var çok bahsi geçmeyen. Hatta 80 sonrası doğanların neredeyse haberdar olmadığı bir konu. Ülkemizdeki 1933 eğitim reformu ve üniversitelerle ilgili. Cumhuriyet öncesi ve Cumhuriyet sonrası üniversite anlayışı birbirinden tamamen farklıydı. Cumhuriyet kurulduktan sonra kısa bir süre Darülfünun-u Osmani adını taşıyan tabiri caizse medrese, 1924 yılında 493 sayılı yasa ile “İstanbul Darülfünunu” adını almıştı.

tıp, hukuk, edebiyat, fen ve ilahiyat fakülteleri bulunmaktaydı İstanbul Darülfünunu’nda.

Osmanlı döneminde, yalnız dinsel öğretim yapan medrese sistemi yanında 1773’den başlayarak batı öğretim kurumlarına benzer kurumlar da kurulmuştu. 18. yüzyıldan sonra bilimsel gelişmelere kapılarını kapayarak, tutucu bir nitelik kazanan ve zıt dünya görüşüne sahip insanlar yetiştiren medreselerin kapatılması, ancak Öğretim Birliği Yasası ile 1924 yılında mümkün olmuştu. Bu nedenle, meydana gelen boşluğu kapatmak için aynı yıl Darülfünuna bir ilahiyat fakültesi eklenmişti.

Ancak; Cumhuriyetin ilk yıllarında kendisinden çok şey beklenen İstanbul Darülfünunu, istenilen sonucu verememiş ve 1933 yılında kaldırılmıştı. Kaldırılma sebebi olarak 2 madde göze çarpıyor.

– Üniversite Cumhuriyet yeniliklerinin yerleşmesinde yeterince rol oynamamaktadır. Bütün reformlara ya karşı çıkmış, ya da direnmeye geçmiştir.

– Üniversitede bilimsel çalışma yoktur.

Bu durum dikkate alınarak üniversitenin incelenmesi ve düzeltilmesi için alınacak önlemleri göstermek ve rapor hazırlamak üzere, İsviçre’den Profesör Alfred Malche çağrılmıştı. Altı ay Türkiye’de sözleşmeli yabancı uzman olarak çalışan Malche 29 Mayıs 1932 tarihinde 66 sayfalık bir rapor vermiş.

İstanbul Darülfünunu; dönemin milli eğitim bakanının kararı ve İsviçre’den çağrılan profesörün raporundan destek alınarak, yerine Cumhuriyetin getirdiği çağdaş yeni bir üniversitenin kurulmasına karar verilmiş, İstanbul Üniversitesi doğmuştur.

Almanya’da Nazi yönetiminden kaçan 15 profesör ve uzmanın sığınmacı olarak Türkiye’ye gelmesini fırsat bilen Atatürk’ün direktifleri ile İstanbul Darülfünunu kapatılarak yerine İstanbul Üniversitesi kurulmuştur

Yapılan bu reform ile cağdaşlaşma ve ilerleme adına en güzel çalışma yapılmıştır.

1933’den önce “üniversite” sözcüğü kullanılmamaktadır. Bunun nedeni o zamanın milli eğitim bakanının değişiyle;
Türkiye’de yeni ilmi, yeni irfanı temsil etmek için açılan müesseseye Darülfünun adı verilmesi, ne bir yanlışlık ne de bir dil hatası sonucuydu. Bu o zamanki zihniyeti çok manalı bir surette ifade etmek üzere verilmiş bir isimdi.

Biraz kurcalandığında Kajar hanedanlığının şahlarından Naser al-din Şah’ın sadrazamı Amir Kabir’in 1850’de Tahran’da açtığı İran’ın ilk modern yüksek eğitim kurumu da aynı isme sahipti. Türkçe Karşılığı Fen Evleri olan Darülfünun temelleri 1845 te atılmıştı ileride kurulacak olan eğitim kurumunda yöneticilik ve eğitimcilik yapacak şahıslar daha o günden avrupaya gönderilip eğitim aldırılmıştı. Neyse 1970 yılında çok şaşalı bir törenle Sultan Mahmut Türbesi yanında yaptırılan bir binada hizmete açılmıştı Darülfünun. Fakat daha okulun açılışında, hocalardan cemaleddin-i efgani’nin sapık fikirlerini yaymaya çalışması sebebiyle 1871 ortalarında kapatıldı.
1874’de Galatasaray mekteb-i sultanisi içinde, bu okulun adeta bir üst okulu şeklinde üçüncü Darülfünun açıldı. hukuk, mühendislik ve edebiyat fakültelerinden meydana gelen bu okulun müdürlüğüne de Savaş Paşa getirildi. Bu okula sadece Galatasaray mekteb-i sultanisinden mezun olanlar alınabilecek, bu seviyede eğitim için henüz yeterince Türkçe eser hazırlanmamış olduğundan, bir kısım dersler Fransızca olacak ve Fransa’dan getirilecek profesörlerle öğretim kadrosu tamamlanacaktı. Fakat bu okul da uzun süre öğrenime devam edemedi ve 1882’de kapandı.
Son Darülfünun 15 ağustos 1900’de ikinci Abdülhamid Han zamanında kuruldu. Kurulduğunda ilahiyat ve matematik-fen fakültelerinden oluşuyordu. İlahiyat için 30 kişi kabul ediliyordu ve eğitim süresi 4 yıldı, fen-matematik için 25 kişi kabul edilip 3 yılda mezun ediliyordu. Dini öğrenmek daha zordu çünkü ?!?

Kısacası tutucu medreseli zihniyetin etkisi ile “Üniversite” kelimesinin yerine tabiki daha İranı bir kelime kullanılacaktı..
19 Kasım 1933 günü yapılan bir törenle açılan İstanbul Üniversitesinde; Emin yerine Rektör, Fakülte Reisi yerine Dekan, Müderrislere Profesör, Ordinaryus, Öğretmenlere Profesör, Müderris Muavinlerine de Doçent denilmesi kararlaştırıldı

Böylece; 1933 reformu ile “Fakülte”, “Dekan”, “Rektör” gibi günümüzde kullanılan temel kavramlar yerleşmiş, bilimsel faaliyet ve araştırmalar karışıklık ve rastlantılardan kurtarılarak denetim altına alınmıştır. Atatürk, İstanbul Üniversitesinin açılışı dolayısıyla kendisine çekilen telgrafa şu karşılığı verir:

“Üniversitenin açılışından çok sevinç duydum. Bu yüksek ilim ocağında değerli profesörlerin elinde Türk çocuğunun müstesna zeka ve eşsiz kabiliyetinin çok büyük inkişaflara mahzar olacağından eminim. Hepinize başarılar dilerim”

İstanbul Üniversitesi dört fakülte ile kurulmuş, İlahiyat Fakültesi kaldırılmış, onun yerine yönetmeliğin diğer bir maddesi ile Edebiyat Fakültesi içinde bir “İslam Araştırmaları Enstitüsü” kurulmuştur. Bununla birlikte belirtmek gerekir ki; 1934 üniversitesinin 1919 ve 1924 üniversitelerine göre, bilimsel ve yönetsel özerklikleri sınırlandırılmıştı. Bunu, Cumhuriyetin temel felsefesi ile devrimlerin yerleştirilmesini sağlamak amacına dönük bir üniversite kurulması gereğinin duyulmasına dayandırmak mümkündür

Yeni Üniversitenin kurulması ile gelen yenilikler ise şöyle sıralanabilir

– Atatürk devrimlerini benimseyen yeni kuşaklar yetiştirmek ve çağdaş uygarlık düzeyine yükseltmek için yüksek düzeyde insan gücü yetiştirmek.

– Üniversiteyi köhne düşünce ve inançlardan ayırmak.

– Darülfünuna göre daha etkin bir işleyiş ve bilimsel çalışma sağlamak, daha yeterli bir araştırma ve öğretim ortamı yaratmak, daha etkili bir denetleme getirmek.

İstanbul Üniversitesinde görev alan yabancı profesörler ve uzmanların, Batılı anlamda üniversite geleneğinin yerleşmesi ve öğretim elemanı gereksiniminin giderilmesi bakımından, olumlu rolleri olmakla beraber, bu elemanların Türkçe bilmemelerinin zaman kaybına yol açtığı ileri sürülmektedir…

Bu kadar canla başla mücadeleyle kurulan bir kurumda hala medreseciler, hala paşalar, sadrazamlar var yok değil. Onların verdiği rahatsızlık ya da tehlike söz konusu değil aslında. Asıl tehlike ve rahatsızlık bugünün mekteplileri ?!? Ne Galatasaray Kolejinden mezun olsun ne de başka bir büyük kurumdan ne de diğer okullardan çoğunun şu an sahip olduğu kimlik ya da kimlik belirsizliği-arayışı başımızı derde sokacak cinsten. Bilimsel düşünceden uzak, hatta düşünceden uzak, tembel ve başarısız ama kibirli, … kısacası kalitesiz bir öğrenci-genç nesil yetişmekte.. Ailelerin ve o gençleri yetiştiren diğer güzel kurumların yapmaya çalıştığının aksine-bir-genç-toplum geleceğin rotasını çizmekte. Yok mu en alimleri.. Var tabi ki yok değil. Ama eminim 3-5 paragraf yukarıda bahsi geçen Avrupaya eğitime giden 3-5 bilimadamından biri gibi çok az sayıda var aklı selim, ilim irfan coşkunu genç sayısı.. Ha ne mi olur? Üniversiteler kapatılamaz tabi ki ?!? ; olacak şu ki yakın zamanda; ne eli tutan bir doktor ne de adam gibi binalar yapan bir mühendis ne de bilimi sevdirecek bir fen öğretmeni… Sanırım gelecek karanlık bizim için…

(Buraya kadar yazılanların bir kısmında Milli Eğitim Dergisi’nden yararlanılmıştır-derlenmiştir. rahatsız edici bir konu ve yazı olması söz konusu değildir kişisel bir arıza durumudur kimse gücenmesin sadece boş vakit değerlendirmesidir… 1980 sonrası böyle…)

1933 öncesi için;

Fizikçi Erdal İnönü ve Bilim Tarihçisi Osman Bahadır -ki isimlerinin hangi harflerini büyük yazacağımı şaşırdım- Türkiye’de Temel Bilimlerde İlk Araştırmacılar adıyla bir kitap hazırlamışlar. Kitabın konusunu Erdal İnönü kendi sözleriyle şöyle anlatmış; “1933 reformundan önce Türkiye’de araştırma yapan insanlar yok muydu? Vardı. Tek tük deriz bunlara. İşte bu tek tükleri toplayıp 35 kişi olduğunu gördük. Aralarında birçok ilginç insan var. Bazıları Almanya’ya doktora yapmaya gitmiş, doktora yapmış fakat Türkiye’ye döndükten sonra bir daha araştırma yapmamış. Çünkü o zaman üniversitelerde araştırma falan yok. Araştırma için ortam yok. Başka işlerle uğraşmışlar. Buna karşın bazıları da devam etmiş. Ünlü fizikçi Kerim Erim gibi. Almanya’da doktora yaptıktan sonra üniversiteye devam etmiş. Başka ilginç bir insan zoolog Ali Vehbi Türküstün. Kuşlar ve hayvanlar üzerinde ilk yayınları yapan insan. 17-18 araştırması var. Onları yayınlamış. Araştırma deyince onları yayınlamak önemlidir. Kitabımızın bir kaynak kitap olarak faydalı olacağını umuyorum.”

Büke Yayınları’ndan yeni çıkan bu kitabı 10-12 milyon arası piyasadan bulabilirsiniz. Henüz okumadım ama okumak istediğim ve keyif alacağım bir kitap tavsiye edile..

Hoşunuza gittiyse bu yazılara da bir göz atın derim..

Kutba Acil Durum Ambarı

Kutba Acil Durum Ambarı yazısının devamını oku...

http://www.onurpay.com

Bilim Kurgu ve Bilim Eğitimi

Bilim Kurgu ve Bilim Eğitimi yazısının devamını oku...

http://www.onurpay.com

Saturn'un Uydusu Titan'dan Son Haberler

Saturn'un Uydusu Titan'dan Son Haberler yazısının devamını oku...

http://www.onurpay.com


Bu yazı 11 Mart 2007 Pazar günü Onur Pay tarafından yazıldı

Siz ne diyorsunuz?

Valid XHTML 1.0 Transitional Valid CSS!